KUR’AN ve SÜNNETTEN / Ashab’ın Manevî Tedavisi

Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki eğer benim yanımda olduğunuz gibi evinizde de o şekilde olsanız, melekler sizinle yolda yürüdüğünüz zaman ve yataklarınızda musafaha yapar. Fakat ya Hanzala! Bir saat öyle, bir saat böyle, diye üç defa tekrar etti.”

Ashab’ın Manevî Tedavisi

Kaynak:Seyda Muhammed Konyevi (ks), Kur’an ve Sünnet Işığında Adab

Daha önce bahsettiğimiz gibi Peygamber Efendimiz (s.a.v) Ashab-ı Kiram-ı sadece zâhirî bilgi vermek yoluyla değil, aynı zamanda onların manevi hastalıklarıyla bizzat ilgilenerek çeşitli tavsiyelerde bulunarak ve manevi tedavi usulünü kullanarak yetiştirmiştir. Bu durumlara bir kaç örnek verebiliriz.

Ubeyb bin Ka’b şöyle buyurmuştur.

“Bir gün camide bulunduğum bir sırada adamın biri geldi ve Kur’an okudu. Ben onun okumasını beğenmedim. Başka bir adam gelerek yine Kur’an okudu. Onun kıraatı önceki adamın kıraatı gibi değildi. Namazlarımızı bitirdikten sonra hepimiz Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) yanına gittik. Ben dedim ki:

“Ya Resûlallah! Bu Kur’an okudu, ben onun okumasını beğenmedim. Bu da okudu daha çok beğendim. Peygamber Efendimiz (s.a.v) ikisine de Kur’an okuyun buyurdu. Onlar Kur’an okudular, ikisinin kıraatını da güzel buldu. O zaman nefsime, önce okuyan kişinin okuması yanlış geldi. Cahiliye buğzu kalbime geldi. Peygamber Efendimiz (s.a.v) kalbime vurdu ve bende şiddetli bir terleme oldu. Sanki Allah-u Zülcelâl’in tecelliyatını görüyor gibi oldum ve o düşünce benden gitti.” ( Muslim; fi Beyan’il Kur’an.)

Görüldüğü gibi Ashab-ı Kiram zâhiri ilimle kendilerini tedavi edemiyorlardı. Peygamber Efendimiz (s.a.v) doktorluğundan istifade etmek, eczanesinden ilaç alıp kullanmak suretiyle kendilerini tedavi edebiliyorlardı. Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in ashabının kalbine vurması O’nun manevi tasarrufudur. Allah-u Zülcelâl âyet-i kerimede:

“O’dur ümmiler içinde kendilerinden olup onlara ayetlerini okuyan, onları temize çıkarıp parlatan, onlara kitap ve hikmet öğreten..” (Cuma;2) buyurmuştur.

Bütün bunlardan sonra ortaya çıkan şudur. Nefsi tezkiye etmek ayrı bir şeydir, Kur’an okumak ayrı bir şeydir.Nasıl bir kimse tıp kitaplarını okuyup öğrenmekle kendi hastalığını tedavi edemiyor da mutlaka bir doktora ihtiyaç duyu-yor ve de o doktorun vereceği ilaç ve perhizleri uygulaması gerekiyorsa; kalbî hastalıklar da bir manevî dokturun vereceği ilaç ve perhizleri uygulayarak, yapmış olduğu tavsiyeleri tutarak kendini tedavi edip, hastalıklardan temizlenebilir.

Mürşid-i Kâmil ile beraber olmak ve onların sohbetlerinde bulunmanın ehemmiyeti ve fazileti anlatılamayacak kadar çoktur. Nitekim Allah-u Zülcelâl âyet-i kerimede;
“Müminlerden bazı erkekler vardır ki Allah’a söz verdikleri şeylerde sadıktırlar” (Ahzap,23) buyurmuştur.

Yani “ahd-i misakta” verdikleri söze, Allah-u Zülcelâlin emir ve nehiylerine uymakta sadıktırlar. Başka bir âyet-i keri-mede de şöyle buyurulmuştur:

“Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek O’na dua eden kimselerle sabret. Sen dünya süsünü arzu ederek onlardan gözlerini ayırma. Bizi anmak konusunda kalbini zikrimizden gafil bıraktığımız, keyfinin ardına düşmüş, işi haddi aşmak olan kimseye uyma.” (Kehf,28)

Bazı müfessirler, ayetin ilk kısmında geçen “O’na dua eden kimselerle sabret” cümlesinde kast edilenlerin Sahabe-i Kiram olduğunu belirtmişlerdir. Bunun için Peygamber Efendimiz (s.a.v): “Allah-u Zülcelâl’e hamd ediyorum ki benim ümetimden öyle kimseler vardır, Rabbim bana, nefsini onlarla beraber hapset diye emirde bulundu” buyurmuştur.

Bir ayet-i celilede Allah-u Zülcelâl şöyle buyurmuştur.

“Hem o gün zalim, ellerini ısırarak; “Eyvah bana! Keşke peygamberlerle birlikte bir yol tutsaydım” der. “Vay şu başıma gelene! Keşke filanı dost edinmeseydim. And olsun o gerçekten bana gelmişken, beni zikirden (zikrullah/ Allah’ın kitabı, peygamberin vaazı, nasihatı) alıkoydu.” Öyle ya şeytan, insana çok hızlankör (yardımsız bırakan) dır.” (Furkan; 27, 28, 29)

Yine bir başka Ayet-i Kerimede:

“Kıyamet gününde dostlar birbirine düşmandır. Ancak muttaki (Allah dostları, onların dostları) kullar müstesnadır.” (Zuhruf, 67) Buyurulmuştur. Demek ki onların dostlukları kıyamette de devam etmektedir.

Hz. Ali (k.v.) şöyle buyurmuştur:

“Allah için birbirini seven mü’minlerden birisi vefat etti. Dünyada kalan dostu için şöyle dua etti:

“Ya Rabbi benim filan dostum vardı. Bana hak yolda yardım ediyordu. Onu şaşırtma Ya Rabbi! Salih amel üzerine devam ettir.” 0 dostu da vefat ettiği zaman birlikte oldular ve filan yerde zikir yapmıştık, filan yerde yardımlaşmıştık diye sohbet ettiler ve dostluklarını devam ettirdiler. Kafirlerin ve fasıkların dostluklarına gelince, iki kişiden biri ölünce cehennemle mujdelenir ve hayatta kalan dostuna şöyle beddua eder: “Ya Rabbi! 0 kahrolsun, o beni senin yolundan ayırdı. Cennet, cehennem, kıyamet yoktur diyerek beni sana düşman etti.” Bu şekilde onların düşmanlıkları orada da devam eder.”

İşte Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede, ancak muttaki olanların dostluğunun bâki olduğunu bize bildirmiştir.

Aklı olan herkes, şuurlu bir sekilde düşündüğü zaman, Allah-u Zülcelâl’in dostları ile beraber olmayı, onlarla sohbet etmeyi ve mü’min kardeşleriyle yardımlaşmanın faydalı olduğunu itiraf edip, bunun Allah-u Zülcelâl’e ulaşmak ve rızasına nail olmak için şart olduğunu kabul edecektir.

Yoksa vicdanlı olmayan, aklı kıt, tefekkürü olmayan muannidlere; değil Kur’an-ı Kerim’i, İncil’i, Zebur’u, Tevrat’ı da getirsek fayda etmeyeceği gibi, inadında ısrar edecek, daha fazla münkirlik (tasavvuf ve tarikatı inkâr) yapmaya çalışacaktır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur.

“İyi kişilerle ve kötü kişilerle oturup kalkmanın misali, misk kokusu satan kimse ve demircilerin misali gibidir. Bir kimse misk satan birisi ile beraber olduğu zaman, misk satan kişi cömertlik yaparak miskinden bir miktar arkadaşına verecektir, ya da arkadaşı bir miktar satın alacaktır. Almasa dahi o miskin kokusu üstüne siner. Demircilik yapanla arkadaş olduğu zamansa ya elbisesi onun ateşinden yanacak veya üstü kirlenecek yada onun pis kokusu üzerine sinecektir” (Sahihi Buhari; Zebh)

İşte iyi kişilerle oturmak misk satan kimsenin yanında oturmak gibidir. İyi kişilerle oturduğun zaman ya sana sohbet yapar yada sen ondan sorup öğrenirsin yada onlarla beraber olduğun için Allah-u Zülcelâl’in rahmeti senin üzerine de gelir ve muhakkak menfaat sağlarsın.

Kötü kişilerle beraber olduğun zaman ise ya sana kötü bir amel yaptırır ya ondan kötü bir âhlak öğrenirsin yada Allah-u Zülcelâl’in gazabı onların üzerine geldiği için sana da gazap ilişir ve dünya ve ahiretine zarar verir. Kumarcının yanında bulunan kumarcı olur, hırsızın yanında bulunan hırsız.

İbn-i Abbas (r.a.)’dan rivayet edilen bir hadis-i serifte Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e: “Hangi kimselerle beraber olmak daha hayırlıdır? Diye sordular. Buyurdular ki:
“Görülmesi Allah’ı hatırlatan kimselerle.” (Mecmeuz Zavaid, c.l, s. 226.) Diger bir hadis-i serifte:
“Kişi kendi dostunun dini üzerinedir. 0 halde kişi kiminle dostluk yaptığına baksın” (Ebu Davut, Tirmizi; Kitab’uz-Züht) buyurulmuştur.

Hz. Ömer (r.a.)’den rivayet edilen bir hadis-i serifte de Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Allah-u Zülcelâl’in bazı kulları vardır. Onlar ne peygamberdir ne de şehittirler. Fakat peygamberler ve şehitler onlara verilen makam dolayısıyla gıpta edip imrenirler”

Ashab-ı Kiram: “Ya Resulallah! Onlar kimdir” diye sordular?

Hz. Peygamber (s.a.v) buyurdu ki: “Onlar (aralarında) neseb ve akrabalık olmadığı, mal alış-verişi olmadığı halde birbirlerini Allah için sevenlerdir. Onların yüzü nurdur, nur üzerindedirler. İnsanların korktukları günde onlara korku yoktur. İnsanların hüzünlü oldukları günde onlar mahzun da olmazlar.”(Ebu Davut,) Daha sonra şu âyet-i kerimeyi okudu:

“Dikkat edin! Allah’ın veli kulları için korku yoktur. Mahzun da olmazlar.” (Yunus,62)

Sahabe-i Kiram’dan Hanzala (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Bir gün Ebu Bekir (r.a.)’le karşılaştım. Bana nasılsın diye sordu? Ben de “Hanzala münafık oldu” cevabını verdim.

“Sübhanallah ne diyorsun?” diyerek çok şaşırdı. Dedim ki biz Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in yanında olduğumuz zaman cenneti, cehennemi sanki gözlerimizle görür gibi oluyoruz. Onun yanından ayrıldıktan sonra çoluk çocuğumuzla meşgul olduğumuzdan dolayı, o halleri yaşayamıyoruz. O zaman Ebu Bekir (r.a.)

“Ben de öyleyim” dedi. Bunun üzerine beraberce Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e gittik: Ben dedim ki:

“Ya Resulallah! Hanzala münafık oldu” Resûlüllah (s.a.v);

“Neden öyle söylüyorsun” diye sordu.

“Yanınızdan ayrılınca bu hal bizden gidiyor” dedim. O zaman Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdu:Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki eğer benim yanımda olduğunuz gibi evinizde de o şekilde olsanız, melekler sizinle yolda yürüdüğünüz zaman ve yataklarınızda musafaha yapar. Fakat ya Hanzala! Bir saat öyle, bir saat böyle, diye üç defa tekrar etti.”

” (S.Müslim; Tevbe )

Görüldüğü üzere peygamberlerle ve onların varisleriyle beraber olmak, insana ahireti hatırlattığı gibi kişi sanki cennet ve cehennemi görüyor gibi olmaktadır.

Bu hal onların yanından ayrıldıktan sonra değişmektedir. İşte zikretmiş olduğumuz bu ayet ve hadisler, peygamberlerle ve onların varisleriyle beraber olmanın gerekliliğine açık birer delil teşkil etmektedir.

0 cevaplar

Cevapla

Tartışmaya katılmak ister misiniz?
Düşüncelerinizi Paylaşmaktan Çekinmeyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.